ALINTI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ALINTI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Eylül 2010 Pazar

SESSİZCE DÖN....ÖZCAN YÜKSEK


Sessizce Dön
Mevlânâ’nın İzinde Belh’ten Anadolu’ya

“Yola çıkan, yolun karakterini kazanır.”

XIII. yüzyıl;
Mevlânâ’nın, doğduğu topraklardan, ismini aldığı topraklara,
babasıyla birlikte yaptığı uzun yolculuk…
Mevlânâ’nın önce, ham iken piştiği, sonra yandığı ruhsal yolculuk…



XXI. yüzyıl;
Yazarın, bu iki yolculuğun izini kendi sürdüğü bir başka
yolculuk…
Yazar Özcan Yüksek’in Belh’ten Konya’ya yaptığı fiziki yolculuk…

Çöller, dağlar, sınırlar aşarken, Mevlânâ’nın geçtiği yolları geçerken, kendisinin de döne döne, çember çember dolandığı, Horasan’da, İran ve Suriye’de, Mesnevi ve Divanı Kebir’de çıktığı ruhsal yolculuk.
“Yola çıkan, yolun karakterini kazanır” diyor Özcan Yüksek.
Yazar, Mevlânâ’nın göçünü, Mevlânâ oluşunu anlattığı Sessizce Dön’de, bedensel olarak değilse bile ruhsal olarak, onun zamanında kalmaya özen gösteriyor. Sekiz-dokuz asır önceki atmosferde yaşıyor: Elhasıl, okuru yalnızca o coğrafyada değil, o zamanda, o zamanın duygu ve dil dünyasında dolaştırıyor. Hahnahah dolaştırıyor.
Özcan Yüksek, kitabında, “İlhamımı, kalemimin ucunun eğilip bükülme raksını, kelimelerin kimi zaman suskun, kimi zaman ateş
feryat seslenişini, bunların hepsini, evet hepsini Mevlânâ’nın notalarına borçluyum” diyor.

Okur, üç yolculuğa çıkar. Yolların birbirine dolandığı daha da fazla yolcuğa çıkar. Sessizce dönerek Mevlânâ’nın dünyasında raks eden “okur”, yolculuğun sonunda neden dönmekte olduğunu fark eder. Eğer fark edememişse yeniden döner, kitabın başka bir yerinden yolculuğa yeniden çıkar.
Sonunda “okur” bir tutsak olduğunu fark eder ve özgürlüğe kaçar.
Sessizce Dön, yalnızca Mevlânâ’nın yolculuğunu, Mevlânâ’nın
kendisini, bu maceraya atılan yazar Özcan Yüksek’in yolculuğunu anlatmıyor. Sessizce Dön, zamanımız insanının en büyük acısı ayrılığı ve en büyük arzusu özgürlüğü de anlatıyor.

Rivayetçi der ki:
“Her şey, kendi zamanının pençesinde gerçekleşeceği anı bekler.”


Kitaptan
“Yolu aramak
Bahaeddin Veled’in Moğollar nedeniyle göç ettiğini kabul edersek eğer ya da Harezmşah padişahı nedenine Moğolları da eklersek, göç tarihi 1221 başı olacaktır, Mevlânâ’nın yaşı da on dört.
Rivayetçilerin fikir birliğine vardığı noktalar da yok değil. Neredeyse herkesin, ayrıca rütbece, görgü ve faziletçe büyüklerin, ekâbirin ittifakı, göçün Belh’ten başladığı yönündedir. Yani Mevlânâ ister Belh’te, ister Vahş’ta doğmuş olsun, aile ister bir süre Vahş’a, ister Semerkand’a gitmiş olsun, sonuçta dönüp Belh’e gelmiş ve kervan bu şehirden yola çıkmıştır.
Rivayetçi Mekke’ye kadar yolu şöyle tarif eder: Belh-Bağdat-Kufe-Mekke. Bu dört şehrin dışında başka ne bir köy adı geçer, ne bir vadi ne de bir çöl adı. Oysa sadece Belh ile Bağdat arası üç bin
kilometre civarındadır ve birinden ötekine üç ya da dört farklı yoldan gidilebilir. En kuzeydeki yollardan biri izlenirse farklı şehir, kasaba ve köylerden geçilir, daha güneydeki yollar izlenirse daha farklı şehir ve köylerden. Ne var, biz illa ki kervanın gittiği yolu izlemek istiyoruz.
Rivayetçi der ki: hacca gitmek için yola çıkan Bahaeddin Veled, Nişabur’a da uğradı. Bu durumda kervan yolu bir noktaya kadar ortaya çıkmış oluyor: Belh-Nişabur-Bağdat-Kufe-Mekke.
Yol en kaba haliyle böyle. Ama yol çoğaldıkça gizlenir. Yapmak gereken, o zamana en yakın zamanın haritasını açmak, o zamanın menzillerini aramak ve o zamanın yolunu bulmak.
Nereye gideceğiz, hangi menzilde duracağız ve bu yolu sağ salim aşabilecek miyiz? Bir savaş coğrafyası şimdi burası. Her yan pusu, ölüm, her menzil böyle, böyle. Gitme, oraya gitme, oradan gitme, oradan geçemezsin! Söylenen bunlar. Mevlânâ’nın yolu, bugün yeryüzünün en tehlikeli yolu.
Öyle ki, Mevlânâ buraya geleceğimi görmüş de konuşmuş:

Ey yolcu; aklını başına al, seferin nereye? Hangi diyara gitmek
istiyorsun? Nereye gidersen git, sen bizim gönlümüzdesin. Denizden uzak düşmüş bir balık gibi, o denizin gamını daha ne kadar
çekeceksin? Kupkuru kalmış dudakların, ne zamana kadar denize hasret ve ayrılıktan şikâyet incilerini âleme saçacak.
Yolun acemisiyiz. Üstelik yol da yok. Yol yok, ama yolun düşmanı, yol keseni çok. Ayaklarımı geri çekeyim ve yoldan döneyim diye aklımdan çok geçirdim. Bu hallerde utandım, şarap gibi kızardı yüzüm, yine de geceye ait karanlığın fecri geçsin diye bekledim. Sabah rüzgârında susam çiçekleri ımızganınca kulak verdim, lalenin dudağı gibi gülümsedim ve yoluma yine devam ettim.”
Sayfa 38



Yazar hakkında
Kaçkar’ın eteklerinde doğdu, yıl 1963. İstanbul sokaklarında büyüdü. Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Atlas dergisinin yayın yönetmeni, yazarı, fotoğrafçısı. Son on beş yılını, dünyanın enlem ve boylamlarını arşınlamakla geçirdi. Ama her zaman, çok yere gitmek yerine, bir yere çok defa gitmeyi tercih etti. Ve her sefere bir rihlet gibi gitti.


 ÖZCAN YÜKSEK


Deepnote: uzun zaman oldu okuyup bitireli kitabı her defasında  Özcan YÜKSEĞE ait bişeyler paylaşmak istemiştim ama  bir türlü olmadı, bugüne  nasipmiş. Kitabı Okurken Özcan yüksekle birlikte  aynı yolculuğu yaptım, o büyük göçü bende adım adım yaşadım hem bugünün izleri var hem o büyük  göçün tılsımı,bilmem kimde ne kadar etki bırakır kitap  ama  okunası kitaplardan hani, Özcan Yükseğin ruhunun  güzelliğide hissediliyor satırlardan, tastamam bir yolculuk  o günden bugüne.... İçimdeki göçün  yazarı olmuş Özcan YÜKSEK,  okudukdan sonra daha iyi anladım, ve o göçün diyarına  bende göç ettim.....Binlerce kez şükürler olsun Bu kitabı kaleme alan engin yüreğe, hakikatçinin yolculuğu bana da yol oldu...


Deep..Siz...

Sevgilerimle


11 Temmuz 2010 Pazar

MÜKEMMEL KALP

Bir gün genç bir adam, kasabanın ortasında tüm vadideki en güzel kalbin kendisine ait olduğunu iddia ediyordu. Büyük bir kalabalık toplandı ve hepsi adamın kalbine hayran oldular çünkü mükemmeldi. Üzerinde hiç bir iz veya küsur yoktu.

Evet, hepsi kanaat getirdiler ki, genç adamın kalbi gördükleri en güzel kalpti. Genç adam çok gururlu bir şekilde kalbiyle ilgili daha da bir abartarak konuşmaya devam etti.

Birden yaşlı bir adam kalabalığın önünde belirdi ve söyle dedi:

'Neden kalbin benimki kadar bile güzel değil?'

Kalabalık ve genç adam yaşlı adamın kalbine baktılar. Güçlü bir şekilde atıyordu ama yara bere izleriyle doluydu. Bazı yerlerinde eksik parçalar vardı ve yerlerine tam da uymayan başka parçalar konmuştu. Aslında bazı yerlerde tüm parçanın eksik olduğu derin oyuklar vardı.

İnsanlar şaşırmıştı. Nasıl bu yaşlı adam kalbinin daha güzel olduğunu söyleyebilir diye düşündüler. Genç adam yaşlı adamın kalbine baktı ve durumunu görüp güldü.

'Herhalde dalga geçiyorsun!' dedi. 'Kalbini benimkiyle bir kıyasla, benimki mükemmel ve seninki yara bere izleri, kopmuş parçalarla mahvolmuş.'

'Evet' dedi yaşlı adam. 'Seninki mükemmel görünüyor ama kendiminkini asla seninkiyle değiştirmezdim. Her iz sevgimi verdiğim bir kişiyi temsil ediyor. Kalbimden bir parça kopardım ve onlara verdim ve çoğunlukla onlar da bana kalplerinden bir parça verdiler ve bu parça bende eksilen parçanın yerine girdi. Parçalar birbiriyle aynı olmadıklarından bazı kenarlar tam oturmadı ki, bundan çok memnunum çünkü bana paylaştığımız sevgiyi hatırlatıyorlar. Bazan kalbimden parçalar verdim ve verdiğim kişi kendi kalbinden bir parça geriye vermedi. Bunlar da bana bu kişiler için duyduğum sevgiyi hatırlatıyorlar ve umuyorum ki bir gün, kalbimde bekleyen boşluğu kendi kalplerinden bir parça ile dolduracaklar.'

'Dolayısı ile gerçek güzellik nedir, görebiliyor musun?'

Genç adam yanaklarından süzülen yaşlarla ayağa kalktı. Yaşlı adama doğru gitti, kendi genç ve güzel kalbine uzandı, bir parça kopardı. Bu parçayı titreyen elleriyle yaşlı adama sundu. Yaşlı adam parçayı kabul etti, onu aldı ve kalbine yerleştirdi. Daha sonra kendi izler taşıyan yaralı kalbinden bir parça kopardı ve genç adamın kalbine yerleştirdi. Parça kalbe uydu ama mükemmel değil. Genç adam kendi kalbine baktı, artık mükemmel değildi ama her zamankinden daha güzeldi, çünkü yaşlı adamın kalbinden sevgi onun kalbine akmıştı.

Sarıldılar ve birlikte yürümeye başladılar.


Kaynak: yazarı bilinmiyor
Çeviren:Lale KÜLAHLI

7 Mayıs 2010 Cuma

SUFİ MUSIC

16 Nisan 2010 Cuma

HAMUŞ VE BİŞREV




Hamuş!.. Dedi Mevlana kendisine Hamuş!...
Yani Suskun!...
Sustuğu yerde açıldı kapılar önüne serildi ışıltılı kelimeler kalbi duygular… Hamuş!.. dedi sustu Mevlana… Sustu ve kapandı karanlıklara…
Karanlıklara Şems doğdu sonra…
Baktı… Gördü…
Adına Aşk dedi…
Candan özge candan öte olana…
Yaprakta tohumu damlada okyanusu gördü sonra…

Hamuş!.. Demiştim ben de kendime.
Sözün bittiği yerde noktanın konduğu yerde susmuştum bütün kelimelerimi.
Anlatmak yormuştu nazenin bedenimi…
Anlaşılamamak ise en çok yüreğimi.
Sustuğu yerde anlaşılmaktı belli ki bütün derdi…

Hamuş!.. Demiştim ben de kendime.
Seni anlatmayan bütün kelimeleri susmuştum.
Senle başlamayan bütün cümleleri bir bir bozmuştum. Şems ol da gel
karanlıklarıma doğ diye ummuştum…
Umutmuşsun!..
Unutmuşum!...

Hamuş!.. Demiştim ben de kendime.
Suskunluğum verilene rıza göstermekti…
“İyi günde kötü günde hastalıkta ve sağlıkta”
diye başlayan o tekerlemeye eşlik etmekti.
İyi ve güzeli sana kötü ve çirkini kendisine seçmişti… Suskunluğun bedeli sadece bu seçimdi…


Hamuş!.. Demiştim ben de kendime. Dün’ü dünde bırakmak adına…
”Şimdi yeni şeyler söylemek lazım”dı. Aşk! Demiştim
sonra Aşk!...
Aranan bulunmuştu…
Beklenen gelmişti…
Aşk vardı ve ötesi çoktan unutulmuştu!...


Hamuş!.. Demiştim ben de kendime.
Sana da Şems diyecektim belki…
Kör kuyulara atılmasaydın bütün karanlığına rağmen görecektin güneşi…
Kapattın gözlerini kestin attın son yanında yeşeren düşlerini…
Şems olmak kolay mıydı canı canana teslim etmeden? Kendinden geçmeden aydınlanır mıydı
kör karanlıklar
açılır mıydı
kilit vurulmuş kapılar…

Hamuş!.. Demiştim ben de kendime.
Sonra “ne olursan ol yine gel” demiştim…
Önce kendine sonra kendindekine.
Kendini bilmekti marifet… Kendini bulmaktı meziyet… Dev aynasında değil boy aynasında seyretmekti asıl kendini keyfiyet…

Sonra “ Bişrev!” dedi Mevlana…
“Dinle!..”

Sonra “Bişrev!” demiştim ben de!... Dinle!...
Hamuş ol dinle!..
Kendin ol dinle!...
Tövbe et dinle!...
Affet dinle!...
Ama dinle!...
İlle de dinle!...

Sath-ı müdafaada meşruiyet aramak senin neyine!...
Dinle!..
Hataya bedel günaha kefaret biçmek senin neyine!...
Dinle!..
Yenilen hakkı hukuku arşına endazeye kiloya grama grata vurmak senin neyine!...
Dinle!..
Cüceler dev ayaklar baş olmuşsa cüceyle boy
devle güç yarışına girmek senin neyine!...
Dinle!..
Akıllar uçmuş fikirler gitmiş
duygular yerle yeksan olmuşsa namus edep haya en çok da namustan edepten hayadan akıldan fikirden yoksunların eline düşmüşse
konuşmak senin neyine!

Sus ve dinle!..

Hamuş ve bişrev!..

Yangın yerine bak!..
Ateşten külden kordan ne var elinde!..
Pervane değilsen yaklaşma sakın ateşe!…
Can’ı Canan’a teslime hazır değilsen “ben Aşk’ım” deme kimseye…
Aşk gelmesin seninle dile… İncinmesin ne Mecnun ne Leyla ne gül ne de diken seninle!.. Ayağıma diken batacak diyorsan düşme çöle…
Ah u zar ederim diyorsan çekme gözüne sürme!.. Talipsen kara bahta kör talihe…Dinle!

“Gel gel ne olursan ol yine gel!...” diyorsan
“Hamuş!...” ol sen de…
Sonra da “Bişrev!...” de en sevilene!...
Ve semaya dursun yürekler Aşk’ın önünde…


ALINTI

15 Nisan 2010 Perşembe

BU FIRTINADA GEÇİCEK



Hiç bitmeyecekmiş gibi görünen bir fırtına hatırlıyor musunuz?

Bir sonraki günü görmek için nasıl ayakta kalacağınızı

kara kara düşündüğünüz, çok derin ve erişilemez

karanlıkta bir gecehatırlıyor musunuz?

Kendinizi yalnız ve yoksun hissettiğiniz,

yüzünüzü dönecek kimsenin olmadığı

ve inancınızın erişilebilir olmadığı zamanlar?


Ve fakat fırtına geçti. Sona erdi.
Ve gündağların arkasından yine doğdu
vekaranlık, yerini parlak bir pembeye,
sonra maviye bıraktıve inanç tekrar yerine geldi;
güller güzel başlarını güneşe doğru kaldırdılar.

Güneş her zaman parlar,
size etraf karanlık görünse de.

Fırtına her zaman diner, hiç bitmeyecekmiş gibi görünse de.

Ve gökyüzünden yeryüzüne düşen yağmurlar nimetlerdir.

Sizi en çok korkutan fırtına zamanın esnekliğinde
sevgiyi güçlendirir.

Herşey hareket eder ve değişir
ama bir tek şey gerçek kalır:

Sevgi.

Ve şu an, sevgiden yapılmıştır, bitmeyen bir huzur havuzunda

tutulan sevgiden.

O merkezinizdedir ve sevgiyi tutar.

Öyleyse en acı fırtınada,
sıcaklık sevgi ve huzur için merkezinize gidin.

Orada, derinlerde, kalbinizin rahatllığını hissedin.

Ve oradan, meleklerin sizi sarmalaması

ve sizi şarkılarıyla kutsamaları için onları çağırın.


Çok derinden seviliyorsunuz ve hep sevileceksiniz.

Çağırın, gelecekler. Ve zamanın geçmesine

ve fırtınanın bitmesine izin verin,

güneş pek tabii ki yeniden parlayacak.

Gün sevginin parlak ışıklarında yeniden doğarken.


KAYNAK:Carrie hart Quado

ÇEVİRİ: Lale Külahlı




12 Nisan 2010 Pazartesi

DÜNYAYI AYDINLATMANIZ İÇİN GÖNDERDİM SİZİ





Tanrı dedi ki:

Bazen, kendinizi hakir görmenin muteber bir şey, kendinize değer vermenin ise erdemsiz bir hareket olduğunu düşündüğünüz izlenimine kapılıyorum. Size böbürlenmenizi söylemiyorum; kendinizi daha fazla onurlandırmanız gerektiğini söylüyorum. Dünyadaki konumunuzu onurlandırın. İşgal ettiğiniz alanı onurlandırın.

Hepinize söylüyorum. Kasıntı bir yapıda dahi olsanız bu gerçek değerinizi bildiğiniz anlamına gelmez. Böbürlendiğiniz zaman, benlik hissinizi kuvvetlendirmek istediğinizi hesaba katarak ego ön plana çıkar. Elbetteki ego şişirilmiş bir balondur. Kainatta, Dünyevi ve İlahi olarak Benim için taşıdığınız değerden bahsediyorum Ben. Dünya üzerindeki idrakınız daha sınırlıdır dolayısıyla da kendi değerinizi hafife alırsınız.

Elbetteki tam bir çelişkisiniz sizler. Bazen kendinizi çok değerli hissediyor, bazen de hiçbir değerinizin olmadığını düşünüyorsunuz. Benim nezdimdeki değeriniz daimidir ve Benim bakış açım gerçektir. Yeryüzündeki muazzam bir ruhsunuz. Başka türlüsü de olamaz.

Yanlış yerde olduğunuzu, dünyada işinizin olmadığını düşünmeyin. Kendinizi başıboş bir şekilde dünyada buluverdiğiniz, buraya nasıl ve niye geldiğinizi bilmediğiniz ve hatta hiçbir şey bilmediğiniz için zaman kaybı olduğunuzu ya da burada sadece zaman geçirdiğinizi düşünmeyin.

Şunu bilin ki sizi Ben gönderdim. Bununla mutabık kaldınız ve sizi gönderdim Ben. Beni reddetmek çok zordur aziz çocuklarım. Sizin için bir vazife belirlemiştim ve bir ihtiyacı karşılamanız için sizi Dünyaya gönderdim. Sizi yerleştireceğim doğru yeri biliyordum ve bir çiçek gibi tohumlarınızı oraya ektim. Tabii ki Benim iradem dahilinde de yol alırsınız. Fakat yerleştirildiğiniz yerde kalma mecburiyetiniz yoktur. Sizi yere indirdiğimde kulağınıza fısıldamıştım Ben: "İstediğin herşey olabilirsin, istediğin heryerde olabilirsin. Dünyadaki sevgim ve sevdiğim olduğunu her zaman hatırla. Seni oraya kimin, niçin gönderdiğini sakın unutma. Unuttuğunu düşündüğün anda da hemen bunu hatırla."

Dolayısıyla Yeryüzündeki bir melek olduğunuzu bilen bir ses içinizde hala mevcuttur. Belki de yolunu şaşırmış bir melektir bu; fakat herhalükarda bir melektir. Değerini yitirmiş bir melek değil, lakın artık uyanmaya başlamış bir melek. Hazır olsanız da olmasanız da uyanmakta ve yükselmektesiniz. İdrakınız dahilinde de yükselişe geçin şimdi. Kendinizi gördüğünüz gibi değilsiniz; en karamsar anlarınızda bile öyle değilsiniz. Belki yükseklerdeyken bile kendinizi alçakta görmüştünüz. Benim takdirimde yükseklerdesiniz ve asla yanılmam Ben.

Dünyaya gül fidanları ekmiştim Ben. Güllerin nasıl olduğunu bilirim. Sizi yeryüzüne yerleştirirken bir insanın fidanını ekmiştim Ben. Kim olduğunuzu biliyorum ve şimdi de kendinizi idrak etmenizi sizden istiyorum. Beni işitiyor musunuz? Beni dinliyor musunuz? Kendinize bakışınızı değiştirecek misiniz, idrakınızı Benim seviyeme getirecek misiniz?

Eğer mutsuzsanız, kendinize yönelik bakış açınızı değiştirmeniz gerektiğinin işaretidir bu. Etrafınıza ağır zincirler dolamışken ve bunları sürükleyerek ilerlemeye çalışırken nasıl mutlu olabilirsiniz? Zincirler gerçek dışıdır aziz çocuklarım. Yükselebilirsiniz. Demir yığını olarak, teneke olarak ya da paslı hurdalar olarak gördüğünüz şey etrafınızdaki altın ışıktır. Uyanıp da Kimin Varlığı olduğunuzu, Dünyaya sizi Kimin ve neden gönderdiğini göresiniz diye o altın ışığı etrafınıza bir tılsım gibi Ben yerleştirdim.

Dünyayı aydınlatmanız için gönderdim sizi.

Yapmakta olduğunuz şeyleri kafanıza takmayın. Dünyayı aydınlatın. Gelin ve Benim ayakkabılarımla, Benim adımlarımla yürüyün.

ÇEVİRİ:ENGİN ZEYNO VURAL
ALINTI

11 Nisan 2010 Pazar

DİPSİZ ŞİİR



Ne çok şiir okudum. Gün bitti. Bitmedi şiir. Diyorlar ki, sayfa hışırtıları çıkarıyorsun konuşurken. Ve hiç nokta koymuyorsun sesine. Başka ne yapabilirim a'canım, yine bir aşk kapağını açmış okunurken bende.

ALINTI