“Yola çıkan, yolun karakterini kazanır.”
XIII. yüzyıl;
Mevlânâ’nın, doğduğu topraklardan, ismini aldığı topraklara,
babasıyla birlikte yaptığı uzun yolculuk…
Mevlânâ’nın önce, ham iken piştiği, sonra yandığı ruhsal yolculuk…
XXI. yüzyıl;
Yazarın, bu iki yolculuğun izini kendi sürdüğü bir başka
yolculuk…
Yazar Özcan Yüksek’in Belh’ten Konya’ya yaptığı fiziki yolculuk…
Çöller, dağlar, sınırlar aşarken, Mevlânâ’nın geçtiği yolları geçerken, kendisinin de döne döne, çember çember dolandığı, Horasan’da, İran ve Suriye’de, Mesnevi ve Divanı Kebir’de çıktığı ruhsal yolculuk.
“Yola çıkan, yolun karakterini kazanır” diyor Özcan Yüksek.
Yazar, Mevlânâ’nın göçünü, Mevlânâ oluşunu anlattığı Sessizce Dön’de, bedensel olarak değilse bile ruhsal olarak, onun zamanında kalmaya özen gösteriyor. Sekiz-dokuz asır önceki atmosferde yaşıyor: Elhasıl, okuru yalnızca o coğrafyada değil, o zamanda, o zamanın duygu ve dil dünyasında dolaştırıyor. Hahnahah dolaştırıyor.
Özcan Yüksek, kitabında, “İlhamımı, kalemimin ucunun eğilip bükülme raksını, kelimelerin kimi zaman suskun, kimi zaman ateş
feryat seslenişini, bunların hepsini, evet hepsini Mevlânâ’nın notalarına borçluyum” diyor.
Okur, üç yolculuğa çıkar. Yolların birbirine dolandığı daha da fazla yolcuğa çıkar. Sessizce dönerek Mevlânâ’nın dünyasında raks eden “okur”, yolculuğun sonunda neden dönmekte olduğunu fark eder. Eğer fark edememişse yeniden döner, kitabın başka bir yerinden yolculuğa yeniden çıkar.
Sonunda “okur” bir tutsak olduğunu fark eder ve özgürlüğe kaçar.
Sessizce Dön, yalnızca Mevlânâ’nın yolculuğunu, Mevlânâ’nın
kendisini, bu maceraya atılan yazar Özcan Yüksek’in yolculuğunu anlatmıyor. Sessizce Dön, zamanımız insanının en büyük acısı ayrılığı ve en büyük arzusu özgürlüğü de anlatıyor.
Rivayetçi der ki:
“Her şey, kendi zamanının pençesinde gerçekleşeceği anı bekler.”
Kitaptan
“Yolu aramak
Bahaeddin Veled’in Moğollar nedeniyle göç ettiğini kabul edersek eğer ya da Harezmşah padişahı nedenine Moğolları da eklersek, göç tarihi 1221 başı olacaktır, Mevlânâ’nın yaşı da on dört.
Rivayetçilerin fikir birliğine vardığı noktalar da yok değil. Neredeyse herkesin, ayrıca rütbece, görgü ve faziletçe büyüklerin, ekâbirin ittifakı, göçün Belh’ten başladığı yönündedir. Yani Mevlânâ ister Belh’te, ister Vahş’ta doğmuş olsun, aile ister bir süre Vahş’a, ister Semerkand’a gitmiş olsun, sonuçta dönüp Belh’e gelmiş ve kervan bu şehirden yola çıkmıştır.
Rivayetçi Mekke’ye kadar yolu şöyle tarif eder: Belh-Bağdat-Kufe-Mekke. Bu dört şehrin dışında başka ne bir köy adı geçer, ne bir vadi ne de bir çöl adı. Oysa sadece Belh ile Bağdat arası üç bin
kilometre civarındadır ve birinden ötekine üç ya da dört farklı yoldan gidilebilir. En kuzeydeki yollardan biri izlenirse farklı şehir, kasaba ve köylerden geçilir, daha güneydeki yollar izlenirse daha farklı şehir ve köylerden. Ne var, biz illa ki kervanın gittiği yolu izlemek istiyoruz.
Rivayetçi der ki: hacca gitmek için yola çıkan Bahaeddin Veled, Nişabur’a da uğradı. Bu durumda kervan yolu bir noktaya kadar ortaya çıkmış oluyor: Belh-Nişabur-Bağdat-Kufe-Mekke.
Yol en kaba haliyle böyle. Ama yol çoğaldıkça gizlenir. Yapmak gereken, o zamana en yakın zamanın haritasını açmak, o zamanın menzillerini aramak ve o zamanın yolunu bulmak.
Nereye gideceğiz, hangi menzilde duracağız ve bu yolu sağ salim aşabilecek miyiz? Bir savaş coğrafyası şimdi burası. Her yan pusu, ölüm, her menzil böyle, böyle. Gitme, oraya gitme, oradan gitme, oradan geçemezsin! Söylenen bunlar. Mevlânâ’nın yolu, bugün yeryüzünün en tehlikeli yolu.
Öyle ki, Mevlânâ buraya geleceğimi görmüş de konuşmuş:
Ey yolcu; aklını başına al, seferin nereye? Hangi diyara gitmek
istiyorsun? Nereye gidersen git, sen bizim gönlümüzdesin. Denizden uzak düşmüş bir balık gibi, o denizin gamını daha ne kadar
çekeceksin? Kupkuru kalmış dudakların, ne zamana kadar denize hasret ve ayrılıktan şikâyet incilerini âleme saçacak.
Yolun acemisiyiz. Üstelik yol da yok. Yol yok, ama yolun düşmanı, yol keseni çok. Ayaklarımı geri çekeyim ve yoldan döneyim diye aklımdan çok geçirdim. Bu hallerde utandım, şarap gibi kızardı yüzüm, yine de geceye ait karanlığın fecri geçsin diye bekledim. Sabah rüzgârında susam çiçekleri ımızganınca kulak verdim, lalenin dudağı gibi gülümsedim ve yoluma yine devam ettim.”
Sayfa 38
Yazar hakkında
Kaçkar’ın eteklerinde doğdu, yıl 1963. İstanbul sokaklarında büyüdü. Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Atlas dergisinin yayın yönetmeni, yazarı, fotoğrafçısı. Son on beş yılını, dünyanın enlem ve boylamlarını arşınlamakla geçirdi. Ama her zaman, çok yere gitmek yerine, bir yere çok defa gitmeyi tercih etti. Ve her sefere bir rihlet gibi gitti.
Deep..Siz...






