23 Ocak 2013 Çarşamba
PİR'DEN 41
17 Aralık 2012 Pazartesi
PİR'DEN 40
MEVLANA CELALEDDİN RUMİ
PİR'DEN 39
TASAVVUF DİNLETİSİ
PİR'DEN 38
PİR'DEN 37
MEVLANA CELALEDDİN RUMİ
PİR'DEN 36
17 Aralık 2011 Cumartesi
738.VUSLAT YILI
Vakt-i Şerif Hayrola,
DOSTLAR GÜN BUGÜN
Toy, düğün elbise oldu uzun boya.
Toylar, düğünler tam bizim için,
toyumuz, düğünümüz kutlu olsun dünyaya.
Şekere eş oldu dudu kuşu,
zühre eş oldu aya.
Toylar, düğünler tam bizim için,
toyumuz, düğünümüz kutlu olsun dünyaya.
Bugün hayat öylesine rahat.
Bugün yürekler öylesine ferah.
Bugün insanlar öylesine kardeş.
Toylar, düğünler tam bizim için,
toyumuz, düğünümüz kutlu olsun dünyaya.
Ey şehrimizi aydınlatan sultan,
güvey oluyorsun bir güzele bu gece.
Ne de güzel yürüyorsun mahallemizde salına salına,
ne de güzel akıyorsun deremize çağlaya çağlaya,
ey bizi unutmayan, bizi arayan dost,
ey bizim suyumuz, ırmağımız.
Toylar, düğünler tam bizim için,
toyumuz, düğünümüz kutlu olsun dünyaya.
Dostlarım, gün bugün,
oynayın, raksedin, dönün.
Bir bölük halk deniz gibi köpürüyor,
bir bölük halk dalga dalga secdede.
Bir bölük halk kılıç gibi savaşıyor,
bir bölük halk kanımızı içmede.
İşte girdi gerdeğe nergisle gül,
işte astım davulumu boynuma.
Toylar, düğünler tam bizim için,
toyumuz, düğünümüz kutlu olsun dünyaya.
17 Aralık 2010 Cuma
PİR'DEN 20
22 Mayıs 2010 Cumartesi
MEVLEVÎ KIYAFETLERİ

Mevlevi elbisesi
Mevleviler, elifî denen ağı, pantalon ağından biraz geniş şalvar, yakası bir parmak enliliğinde ve sol taraftan iliklenen bele yahut belden biraz aşağıya kadar inen dar kollu ince gömlek, bu gömlek üstüne kolsuz, yakasız, fakat omuzlara gelen yerlerinde, omuz başlarını örtecek şekilde ve gittikçe ensizleşen müdevverce bir istitale bulunan ve bele kadar inen önü açık yelek (Hayderî, Hayderiyye) ve hepsinin üstüne de yakasız ve enseden göğse kadar yanlarda, ekseriyetle Oniki İmâm'a işaret olarak oniki, yahut Mevlevîlerce kutlu sayı olan onsekiz makina dikişi bulunan ve hırka denen topuklara kadar uzun, belsiz düz bir pardesü giyerlerdi.
Bu, dışarı kıyafetiydi ve bu kıyafette, öbür tarikatlere nazaran, sikkeden ve hırkanın dikişlerinin sayısından ve arkadaki şekilden başka bir hususiyet yoktu. Başta dal sikke bulunurdu. Şeyhler de bir merasime iştirak etmiyorlarsa destarsız sikke giyerlerdi. Son zamanlarda merasime bile gidilse şeyhin yanındaki dede, bir mahfaza içinde destarh sikkeyi taşır, iktiza edince şeyh, başındaki sikkeyi çıkarır, onu giyer, çıkardığı sikkeyi mahfazaya koyardı. Şeyhler, mukabeleden başka günlerde tekkede de dal sikke giyerlerdi.
Mevlevîlerde iç ve dış elbisenin hiç birinde ilik ve düğme olmaz, kapanacak yerlerde aynı kumaştan yapılan karşılıklı ipe benzer kısımlar, birbirine bağlanırdı.
Arakiyye
Ter emen anlamlarına gelen bu kelime, beyaz ve dövme yünden yapılmış, sikke kadar uzun olmıyan bir serpuştu. Semâ' çıkarmamış matbah canları, arakiyye giydikleri gibi istiyenlere ve bilhassa çocuklarla kadınlara şeyh tarafından arakiyye tekbir edilirdi. Üstü. yukarıya doğru sivrice, dar ve iki yandan yassı olup üstte, âdeta önden arkaya doğru ve yüksek bir çizgi teşkil edecek tarzda yapılmış olanlarına «elifi arakiyye» denirdi.
Sikke
Külâh-ı Mevlevi ve fahir de denen sikke, içice geçmiş iki kat ve koyu kahve renginde, yahut bal rengi veya beyaz, aşağı yukarı 45 - 50 santimetre uzunluğunda, dövme yünden yapılma bir külahtı. Üst tarafı, alt tarafına nispetle birazcık dardı.
İlk zamanlarda alt kenarı kalın, üstü sivrice ve kalıpsız olan sikkeler, son zamanlarda boyca kısalıp yukarıdaki uzunluğa indiği gibi keçe de incelmiş ve fese benzemişti. Sikke zamklanır, kalıplanır, ütülenir, parıl parıl bir hale getirilirdi.
Şeb-külâh denen ve gece yatılırken giyilen sikkeler, arakiyyeden uzun, arakiyeden kısa ve kalıpsızdı. Son zamanlarda yalın kat sikke giyenler de vardı.
Sikkelerin kenarlardan itibaren üste doğru basık ve tepesi keskin «külah-ı seyfî - kılıca benzer külah» denirdi. Son zamanlarda bu çeşit sikke giyen yoktu. Dîvâne Mehmed Çelebi ve dervişleri, bazan bu çeşit külâh giyerlermiş ve zaten seyfî külah ona mensupmuş. Yûsuf Sîneçakın mezar taşında da seyfî külah vardır. Anlaşılıyor ki bu külah, daha ziyade Şemsî Mevlevîlere aitti.
Destar ve şekilleri
Mevlevîlerde, sarık yerine aynı anlama gelen «destar» kelimesi kullanılırdı. Mevlânâ ve Sultan Veled'le ilk Mevlevîlerin destarları, gayet geniş tülbendin, hiç bir kırışık olmaksızın bükülmesinden ve soldan sağa ve ya mail bir şekilde sarılıp soldan sağa sarılan büklümlerle karşılaşmasından meydana gelen büyük ve o zaman bilginlerinin sardıkları «örfî» biçimidir. Osmanoğullan zamanında örfî sarık, biraz daha uzunca yumurta tarzında sarılmış, üstüne de ceviz kadar ve kırmızı, yollu bir lak eklenmiş, bu cins sarığa «örfî mücevveze» denmişti. Sonradan Mevlevîlerde örfî destarın aynı, fakat aşağı yukarı yarısı kadar destar sarılmıya başlanmıştı ki buna «Cüneydi» denirdi. Yuvarlak hâle getirilen destârın içi pamukla doldurulur ve kenardan dikilirdi.
Sonraları alt kısmı geniş, üstü gittikçe darlaşır ve tam üstte sikkenin üstüne bir kere sarılacak kadar sikkeyle aynı muhite gelir tarzda destarlar sarılmaya başlanmıştı. Destar, sikkenin kenarında, bir karış kadar kısmı kaplardı. Bu tarz destara «şeker-âvîz» denirdi. Şeker-âvîz destar iki parmak enliliğinde tülbendin iki kat olarak dikilip ütülenmesinden meydana gelirdi. İçi pamukla beslenmiş, üstü tülbentle kaplı bir halkanın etrafına sarılırdı. îlk sarmıya başlanınca alt kısmı, birbiri üstüne dolayıp genişlettikten sonra şekil vermiye başlamak suretiyle saranlar da vardı.
Şeker-âvîz destar, «kafesi» tarzda, yâni sağdan sola ve soldan sağa sarılan kısımlar, birbirini kesip âdeta bir kafes şekline benzetilerek, yahut «Hüseynî» tarzında, yâni soldan sağa ve yukarıya doğru mail olarak sarılan kısımları, sağdan sola gelenler kesmek suretiyle sarılırdı.
Dümdüz sarılan sarığa «dolama» denirdi. Mevlevîlerde yalnız şeyhler destar sararlar, dervişler ve muhibler saramazlardı. Çelebiler ve halîfeler duhânî, yâni bakılınca siyah denecek kadar koyu mor renkte destar sararlardı. Şeyhlerden seyyid, yâni Peygamber soyundan olanların destarları koyu yeşil, olmıyanların beyazdı. Çelebiler, destarlarını altta sikke görünmiyecek, çelebi olmıyanlarsa sikkenin pek az bir kısmı, âdeta bir zırh gibi görünecek tarzda sararlardı. Bütün Mevleviler, destarın, öne alınınca göğsü geçecek kadar bir kısmını, sol taraftan bırakırlardı. Örfi ve Cüneydî destarda bu kısmın daha uzun olduğunu görüyoruz. Bu sarılmayan kısma «taylasan» denir ve bu yüzden de destarlı sikke, bilhassa edebiyatta saçlı Mevlevi külahı anlamına gelen «destâr-ı giysûdâr-ı Mevlevi» diye anılırdı. İmâm dede, beyaz dolama destar sarardı. Son zamanlarda hemen her şeyh, koyu yeşil destar sarmıya başlamıştı. Şems neşesine sahib olanlar, sikkelerini kaşlarına kadar gelmek üzere giyerler ve alınlarını göstermezler, hattâ sikke, kaşları bile örterdi. Zâhitlerse sikkeyi arkaya doğru giyerler ve alınları görünürdü.
Mesnevî-hânlarla kemâli ve bilgisi olan ve tarikate hizmeti dokunan dede ve muhiblere de, doğrudan doğruya, yahut herhangi bir şeyhin delaletiyle çelebilik makamından destar sarmıya izin verilirdi.
Sikke-i düvâzde terk, Şemsî sikke
Oniki dilimli Kalenderi tacından başka bir şey olmıyan bu kâlühı bazan Dîvâne Mehmed Çelebi giyermiş. Bu tacın lengeri, yâni başa giren kısmı dört, kubbesi, yâni üst kısmı oniki parça beyaz ve dövme keçenin içten ve dıştan dikilmesiyle meydana gelir. Bu parçalar, keskin bir bıçak veya usturayla, mail olarak kesilir, iki parçanm birbirine zıt mail kesimi içten dikilince dıştan bir yükseklik arzeder. Bu yüksek kısmın kenarları da balıkçı ipliğiyle düz ve fasılasız dikilince tam ve muntazam çizgiler meydana gelmiş olur.
Kalenderîlerde ilk zamanlarda dış dikişler yoktu. Bu dikişleri Bektâşîler ilâve etmişler, tacın tepesine de üstü dikişli ve baş parmağın üst boğumu kadar, yahut biraz daha küçük ve üzeri yine iplikle dikilip işlenmiş bir keçe parçası (düğme) ekliyerek bu tacı benimsemişler ve XV. yüzyılda yaşıyan şâir ve nâsir Kaygusuz Abdal'a atfetmişlerdi.
Bektâşilerce Celâli ve Hüseynî tac denen bu oniki terkli tac, XVI. yüzyılda Mevleviler tarafından «Şemsî sikke» adıyla anılmıştı. Celâleddin Ergun Çelebi'ye de Şems makamından yedi terkli Şemsî tac verilmişti ki bunu da XV. yüzyılda Otman Baba dervişlerinin giydiklerini «Otman Baba Vilâyetnâmesi»nden öğreniyoruz. XVI. yüzyıldan sonra Mevleviler arasında bu çeşit tac artık yoktu. Fakat buna karşılık Bektaşîlikten de nasipli dedelerin sikkeleri altında Bektaşî tacı vardı.
Konya müzesindeki Şems-i Tebrizî'ye ait taç, Bektâşîlerin ilk devirlerindeki elifi Horasânî tacının aynıdır. Ancak hiç bir Mevlevî mezar taşında Şemsî taca rastlamadık. Konya'da «Hadikât-al-Arvâh»ta yatan Köseç Ahmed Dede'nin sikkesi dört terklidir ve Bektâşîlerin kullandıkları Edhemî tacının aynıdır.
İstiva
Hilâfet alâmeti olup sikkenin üstüne, önden arkaya doğru çekilen iki parmak enliliğinde dar ve yeşil bir çuhadır. Son zamanlarda sikkesine istiva çeken şeyhe de rastlanmamaktadır.
Tennure
Kalenderi ve Hayderîlerle eski Bektâşîlerde de bulunan bu fistan, kolsuz, yakasız, göğse kadar önü açık ve bele kadar kısmı dar olup belden aşağıya doğru gittikçe genişliyen bir elbiseydi. Etekleri, üstüyle kıyaslanamıyacak kadar genişti ve altı parçadan meydana gelir, etek kısmına içten dört parmak enliliğinde kalın ve yünlü bir parça dikilirdi. Semâ' tennuresi denen bu fistan, renkli ve çok defa beyaz olur ve semâ'zen, semâ'a başlayınca elifi nemedle sıkılmış olan belden aşağı kısım açılır ve hafif bir dönüşle açılan etek, artık semâ'zeni idare eder, semâ'zen, âdeta onun dönüşüne uyardı. Hizmet tennuresi denen ve matbah canları tarafından çile müddetinin sonuna kadar giyilen tennure, semâ' tennuresine nispetle kısaydı, yâni ayaklara kadar uzanırdı ve rengi umumiyetle siyahtı.
Tennure, Arap alfabesindeki lamelif harfinin ters çevrilmiş şekline benzerdi. Bunu giyen insan, harfin ortasına çekilmiş bir elif gibi görünür ve bu suretle ters «Lâ», bir yâni «İllâ» şeklini alırdı ki bu, «Allahdan başka yoktur tapacak - Lâ ilahe illallah» sözündeki nefiy, yâni yok saymak medlulünü ifade eden «Lâ» ile varlığını sabit kılmak medlulünü ifade eden «îllâ»ya işaret sayılırdı. Mevlevinin mutlak varlıktan başka bütün varlık suretlerinin mevhum olduğunu bilip, kendi varlığiyle beraber nefyettiğine ve hepsinin, mutlak varlığın zuhuru bulunduğunu ve ancak tek varlığın var olduğunu ispat eylediğine işaretti. Aynı zamanda tennurenin, açık olan önünde, her iki tarafta onsekiz sık dikişten, yahut oraya dikilmiş ve tennure renginde tek bir kaytandan meydana gelen bir zırh da vardı ki bu zırh, tam ensede şu şekilde bir «Lâ» resmeder ve yine bu inancın remzi sayılırdı:
Esrar Dede, Tennurelerde sûret-i lâ'da iyândir
Sîne-i gayrı nefyede tâ lâ-yı istiva beytiyle buna işaret etmişti.
Elifi nemed
Mevlevîlerde bu söz, «Eliflâmet» tarzında söylenirdi. Arap alfabesindeki «elif» harfine benzer, uzun, mustatîlî, dört parmak enliliğinde, iki ucu birer üçgen teşkil edecek tarzda sivri, içi düz yün kumaşla kaplı, üstüne, nispeten ince bir kumaş geçirilmiş, kenarlarına zemin rengine nispetle daha koyu, yahut daha açık renkte kumaştan bir zırh çekilmiş, aşağı yukarı bir buçuk metre uzunluğunda bir kemerdi. Sola doğru, bele, tennurenin üstüne sarılır ve bedenin biraz sol tarafına rastlıyan ucu, öbür kısmin üstüne gelirdi. Bu uca dikilmiş uzun bir şerit vardı. Bu şerit, kuşağın tam ortasından ve üstten bele dolanır ve ucu, dolanmış kısma sıkıca sokulur, bu suretle elifî nemed, bu şeritle bağlanmış olurdu.
Deste-gül
Dar ve düğmesiz kollu, kolların bedene eklendiği yerler âdeta japone, önü açık, bele kadar gelen ve boya nispetle elifî nemedin yarısına varan, ince kumaştan yapılmış dar bir yelekti. Ön kısımda, sol tarafta, aynı kumaştan bir parmak uzunluğunda bir şerit vardı ki bu şerit, elifî nemede sokulur, bu suretle semâ', sola doğru olduğundan deste-gülün, elifî nemede tespit edilmiş bulunan sol tarafı açılmamış olurdu.
Hırka
Tören hırkası anlamına «resim hırkası» da denen bu üst giyim, kolları yetmiş santimetre genişlikte ve bir metreyi geçen uzunlukta, önü açık yakasız. gayet geniş, belsiz ve ayaklara kadar uzanan bir kostümdü. Yakada yine şeklinde bükülen koyu yeşil ve bir parmak, yahut daha dar enlilikte uzun bir şerit yakaların yanından aşağıya, eteğe kadar iner ve eteği boydan boya kaplardı ki buna «istiva».denirdi.
Ekseriyetle siyah renkte olan ve mevsime göre yünlü, yahut keten, hatta sof kumaştan yapılmış bulunan hırkayı dervişler, arkalarına alırlardı. Kollarını giyemezler, önünü içeriden elleriyle kavuştururlardı. Yalnız namazlarda, bayramlarda veya sair bir törende, görüşme zamanı kollarını giyerlerdi. Namaz veya tören biter bitmez kollarını çıkarırlardı. Şeyhlerse her zaman kollarını giyerlerdi. Sikkesiz resim hırkası giyilemezdi.
Kemer ve habbe
On santimetre uzunluğunda, gayet ince gümüş veya nikel zincirin ucunda bulunan ve başparmağın ilk boğumu kadar, yahut daha küçük bir taşa da «habbe» denirdi. Habbe, Yemen taşından, yahut kesme Neceften yapılırdı. Zincirin öbür ucunda kıvrılmış bir iğne vardı. Şeyhler veya dedeler habbeyi mintanlarının sağ ve sol taraflarına, omuzlarına yakın bir yere bu iğneyle iliştirirler, habbeler göğüste, kalb nahiyesi hizasına sallanırdı. Burada kemer ve habbenin umumî olmadığını da kaydedelim.
Ayrıca:
Şeyh ve dedelerden hiç biri, meselâ Kaadiri veya Rufâîlerde olduğu gibi saç koyvermezler, yâni hiç kestirmeyip saçlarını omuzlarına salarak, yahut örüp taçlarının kenarına sararak tamamiyle ayrı bir hususiyet ibraz etmezlerdi. Ayağa giyilen ayakkabıda bir hususiyet yoktu. Zamanın âdetine uyarlar, herkesin giydiği ayakkabıyı giyerlerdi. Diğer tarikat şeyhlerinde veya dervişlerinde olduğu gibi sokakta ele keşkül, teber, yahut boydan uzun asâ ve saire almak ta yoktu. Esasen Mevlevîlikte dilenmek, şiddetle yasaktı.
Bu bahse son verirken şunu da söyliyelim ki Mevlânâ'nın ve yanındakilerin hususî bir elbisesi yoktu. Mevlânâ'nın giydiği külah, zamanın külahı, sardığı sarık bilginlerin sardığı örfî sarıktı. Elbisesi de devrinin ve devrindeki bilginlerin elbisesiydi. Yalnız Şems'in şehadetinden sonra o zaman yaslıların âdeti veçhile duhânî sarık sarmış, göğsü açık fereci giymişti. İlk zamanlarda Mevlevi olan da kendi elbisesiyle bu yola giriyor, elbisesini hiç değiştirmiyordu. Semâ' için tören ve hususî yer olmadığı gibi tennure ve ayrı bir giyim de yoktu. Zaman geçtikçe ve giyim âdetleri değiştikçe Mevleviler, Mevlânâ devrinin giyim hususiyetini, nispeten korumuşlar ve bu suretle Mevlevîlikte giyim hususiyeti meydana gelmişti. Yalnız tennurenin, Hayderîlik, Abdâllik, Bektaşîlik ve Kalenderîlikten, Hayderiyye, kemer ve habbe gibi şeylerin de diğer tarikatlerden geçtiğini tekrarlıyalım.
8 Mayıs 2010 Cumartesi
MEVLEVİ TERİMLERİ

Bunların çoğunda Mevlevîlerle diğer tarikatler arasında iştirak vardı. Aynı tâbir, bütün tarikat erbabınca kullanılırdı. Bir kısmı ise yalnız Mevlevîlere mahsustu.
Agâh ol. agâh olmak: Kendine gel, kendine gelmek. Bir şeyi anlamak, gerçeğe ermek anlamına geldiği gibi uykudan uyanmak mânasını da ifade ederdi. Uyan, kalk yerine birisi uyandırılırken el uciyle hafifçe yastığına vurularak yine yavaşça «agâh ol erenler» denirdi.
Allah derdini arttırsın: Bir nev-niyazın aşk ve cezbeye ait bir tezahürü görülürse şeyh veya dedeler, ona bu cümleyle duâ ederlerdi. Dert, aşk ve ihlâs, teslim ve vefa, neş'e ve iştiyak mânalarına kullanılırdı.
Aşkolsun : Birisinin yanına gelen şahıs, oturup niyaz edince, yâ ni onunla görüşüp yerine oturarak yeri öpünce ev veya hücre sahibi, o zata «aşkolsun» derdi ki bu söz, «hoş geldin» makamındaydı. Bu söze muhatab olan, söyleyenin makamına ve kemâline göre ya elini göğsüne koyup baş keserek «eyvallah» der, yahut yine eğilip yeri öperdi.
Su veya bir şey içene de «afiyet olsun» yerine «aşkolsun» denirdi. Bütün tarikatlerde müşterek olan bu tâbir, bazanda, karşılıklı ve tamamlayıcı tâbirlerle uzatılmıştı. «Aşkolsun» sözüne muhatab olan, «aşkın cemâl olsun» derdi. Bu söz üzerine «aşkolsun» diyen, «cemâlin nur olsun» der ve «nûrün alâ nûr olsun» cevabını alırdı.
Aşk-u niyaz, aşketmek: Selâm anlamınadır. Şeyh veya dede yahut da birisi, ihvandan birini sorarsa bu soruya karşılık «selâmı var» yerine soranın derecesine göre «aşk-u niyaz ederler, kademlerinize aşk-u niyaz ederler», yahut «aşkederler» derdi. Şeyhe veya dedelerden, yahut da İhvandan birine selâm gönderilirken «kademlerine aşk-u niyaz ederim», yahut sadece «aşk-u niyaz ederim» veya «aşkederim» denirdi.
Aşk vermek, aşk almak: Aşkolsun demeğe, yâni gelene hoş geldin yerine bu sözü söylemiye «aşk vermek», bu söze muhatab oluşa «aşk almak» denirdi.
Ateş-bâz : Mevlânâ'nın aşçısı olduğu rivayet edilen bu zatın adı, matbah ve aşçıbaşı yerine de kullanılırdı.
Avam : Sûfiler, hakikat ehli olmıyanlara zahir, zahit, avam gibi adlar vermişlerdi. Zahir, bilhassa Bektâşîler tarafından kullanılırdı. Zahit, hatta Yezîd ve yabancı sözleri, Alevîlere ait terimlerdi. Diğer tarikatlere « sûfî tarikatleri» diyen Mevlevîlerse tarikat ehli olmıyanlara «avam» derlerdi. Mevlevîlere mahsus olan bu terim, Mevlânâ'nın ve Sultan Veled'in eserlerinde de aynı mânada geçer.
Çerağ: Çırak tarzında kullanılan bu kelime, ışık, mum ve kandil anlamlarına gelirdi ve bütün tarikatlerde müşterekti.
Dede: Çile çıkarmış ve hücre sahibi olmuş derviş. Hurûfîlerde, Halvetîlerin bir kısmında ve bilhassa Gülşenilerde bulunan bu tâbir, daha ziyade Mevleviler tarafından kullanılmış ve âdeta onlara mahsus bir tâbir haline gelmişti.
Derviş : Bütün müntesiblere ve bilhassa çilekeşlere denirdi. Tarikat mensubu anlamına gelen bu tâbir, umumî ve müşterekti.
Dinlenmek, dinlendirmek : Işığın sönmesi, söndürülmesi.
Erenler, erenlerim : Şeyhlere ve dedelere söylenirdi.
Eyvallah : «iyi vallahi»den, yahut «İy vallahi»den bozmadır. Bu söz, çağırılan kişi tarafından, efendim mukabili kullanıldığı gibi «aşkolsun» sözüne karşılık teşekkür mânasını da ifade ederdi. Bir soruyu tasdik yollu kullanıldığı da vardı. «Allah eyvallah» tarzında kullanılırsa yemin makamına geçerdi.
Fahir: Mevlevi sikkesi. Mevlevîlerle Bektâşîler arasında müşterekti. Bektâşîler de Bektaşî tacına fahir derlerdi.
Fakiyr : Yok, yoksul anlamına gelen bu kelime, bütün tarikatlerde müşterekti ve ben yerine kullanılırdı.
Ganisiyim: Müşterek bir terimdi. Bir şey istenmeyip reddedildiği zaman söylenirdi. Bir şeyin çok olduğu da «ganî» kelimesiyle ifade edilirdi.
Göçmek, göçünmek: Ölmek.
Gönül etmek : Bir işin olması veya olmaması için kalben duada bulunmak, olmasını veya olmamasını istemek himmet etmek, birisinin işi için mânevi himmette bulunmak.
Görüşmek : İhvandan iki kişinin, birbirlerinin sağ ellerini, sağ elleriyle, yahut iki elle kavrayıp ağızlarına kaldırarak ve biraz eğilerek aynı zamanda ellerinin üstünü öpmelerine dendiği gibi Mevlevi sâliki, eline aldığı her şeyi, meselâ su içeceği vakit bardağı, eline aldığı kahve fincanını, yatacağı vakit ve kalktığı zaman yastığını, üstüne çekerken ve üstünden atarken yorganını, giyer ve çıkarırken, hırkasının ve çamaşırını yakasını, sikkesinin kenarını... öperdi ki bu öpüşe de görüşmek denirdi. Bu suretle küllî ruhun her şeye sâri olduğu, daha doğrusu her varlık, tek ve mutlak varlığın tezahürü bulunduğu anlatılmış olurdu. Mevlevilere ait bir terimdi.
Hakta: «Yok» sözü yerine kullanılırdı. Meselâ para yok yerine «mangır hakta» denirdi. Umumî ve müşterek terimdi.
Hak vere : Aynı mânada kullanılırdı. «Yok» sözü, hoş görülmez ve söylenmezdi. Bunun yerine bir şeyin bittiğini, tükendiğini anlatmak için «Hak vere oldu» denirdi. Müşterekti.
Hak erenler: Allah ve erenler anlamını ifade ettiği gibi gerçek erenler, yahut Hak olan erenler mânalarını da tazammun ederdi. Erenler hakkında söylenen müşterek terimdi.
Hâmûşân : Susanlar anlamına gelen bu terim, Mevlevîlere aitti, mezarlık ve ölüler yerine kullanılırdı.
Hâmûş-hâne: Bu da aynı mânayı ifade ederdi, Mevlevîlere aitti.
Hora geçirmek: Yemek anlamına gelen farsça «horden» kelimesinden yapılmaydı. Bir şey yemek anlamını ifade ederdi. Tarikatlerde müşterek bir terimdi. Halk dilinde de vardır.
Hora geçmek: Makbule geçmek mânasına gelen müşterek ve hattâ halk dilinde de mevcut bir tâbirdi.
İhvan : Bütün Mevleviler birbirlerine «ihvan-kardeşler» derlerdi. Umumî olmakla beraber daha ziyade Mevleviler tarafından kullanılırdı.
Kanını içine akıtmak: Cezbe ve neş'e halinde o hali izhar etmemek. Mevlevîlere ait bir terimdi. Coşkunluk gösterene «Kanını içine akıt» derlerdi.
Köçek : Nev niyaza ve bilhassa yeni semâ' çıkaran genç muhibbe «köçek» ve «Mevlânâ köçeği» denirdi. Ayrıca herhangi bir dedenin, yahut şeyhin hücre veya daire hizmetine bakan ve onun terbiyesi altında bulunan dervişe de «filânın köçeği» derlerdi.
Mangır: Para. Bu da müşterekti.
Mihman : Farsça konuk anlamına gelen bu kelime, aynı mânada kullanılırdı. Müşterek ve umumi bir tâbirdi.
Nazarım : Sen yerine kullanılırdı. Mevlevîlikte nazarın, yâni bakışın büyük bir ehemmiyeti vardı. Hamzaviler gibi Mevleviler de mürşidin bakışının, insanı cezbeye ulaştıracağına inanırlardı. Devr-i Veledî'de karşılaşanlar birbirlerinin yüzlerine ve kaşlarının aralarına bakarlardı. Aynı zamanda karşımdaki, benim nazarım olur, ben de ona nazar kesilirsem birleşmiş oluruz ki bu takdirde kelime, birliği de anlatır. Umumî olmakla beraber daha ziyade Mevleviler ve Bektâşîler tarafından kullanılırdı.
Nev-niyaz: Tarikate yeni girmiş ve bilhassa genç muhib ve semâ'zene denirdi. Mevlevîlere mahsustu.
Nezir-i Mevlânâ: Mevlânâ nezri, dokuz ve dokuzla kabil-i taksim olan sayılardır. Dokuzun iki misli olan onsekiz sayısı tam nezir sayılır ve onsekiz sayısı, nezr-i Mevlânâ'yı ifade ederdi. Tekkeye giden, derğâhtan çıkarken, dedesiyle görüşür ve bu sırada sır olarak, yâni gizlice avucuna, yahut niyaz ederken postunun altına, kudretine göre onsekiz kuruş, yahut onsekiz yirmibeşlik, yarım lira... koyardı. Kudreti yoksa yeşil bir yaprak, nezir yerine geçerdi.
Onsekiz sayısının Mevlevîlerce kudsiyeti nerden gelmektedir? Huseyn Fahreddin Dede, mecmuasın da nezr-i Mevlevi'yi şöyle izah etmiştir:
«Nezr-i Mevlevi onsekiz olmak, Hazret-i Mevlânâ azzamallâhû zikrehû ve kuddise sırrahul a'lâ'ya yevmiyye onsekiz defa vürud eden tecelli-i zâta mebnidir. Her biri bin derece itibariyle müşahedatı onsekiz bin âlemi cami' olduğu gibi Hayy ism-i şerifine dahi mutabıktır. Kezalik nezr-i Şems altı olmak, altışar bin itibariyle üç mevalid de cem'i adette envâını nezr-i Mevlevi câmi'dir.»
Bu izahattan anlaşılıyor ki Mevlevîlerde bir de «nezr-i Şems» vardır ve bu nezrin sayısı altıdır.
Sûfîlerce mutlak varlık olan Allah, zatî iktizası olan hakıykat-i Muhammediyye'ye tenezzül etmiş ve bundan da kâinat zuhur eylemiştir. Yaratıcı kudretin aktif kabiliyeti olan «akl-i küll» le pasif kabiliyeti olan «nefs-i küll», dokuz göğü meydana getirmiş, bunların hareketi, dört unsuru izhar eylemiştir. Dokuz gökle dört unsurdan cemat, nebat ve hayvan vücut bulmuştur. Böylece kâinat, kısa ve toplu bir bakımla onsekiz varlıktan meydana gelmektedir. Mübalâğa ve tafsil bakımından bu onsekiz âlemin her biri, Araplarca son sayı olan binle ifade edilmiş ve «onsekiz bin âlem» sözü meydana çıkmıştır.
Aynı zamanda Mevlânâ, Mesnevi'nin ilk onsekiz beytini bizzat yazmıştır. Mevlevîlerce bu onsekiz beyit, Kur'ânın Fâtiha'sı gibi bütün Mesnevi'nin özüdür. Allah adlarından «Hayy-daimî diri» adı da ebced hesabında onsekizdir. Bizce bu dokuz ve bilhassa onsekiz sayısında daha ziyade bu inancın ve Mesnevinin ilk onsekiz beytinin tesiri vardır.
Nezr-i Mevlânâ, edebiyata da girmiş ve tarih düşürülürken bu sayı, tarih mısraına eklenerek veya mısradan çıkarılarak tam sayının bulunması yoluna gidilmişti. Bu terim de Mevlevîlere mahsustur.
Niyaz: Baş kesmek de denir. Mukabeleyi anlatırken niyazdan bahsetmiştik. Mukabeleden başka zamanlarda bir Mevlevi, diğer bir Mevlevi ile ayakta buluşunca her ikisi de şu suretle birbirlerine niyaz ederlerdi: Niyâz eden, şehadet parmağını, diğer parmaklara nispetle düz olarak tutup sağ elini dudağına götürür ve şehadet parmağını sükût işareti yapar gibi dudaklarının üstüne biraz mail olarak koyup hafifçe öper ve derhal yine parmaklar biraz açık olarak elini kalbinin üstüne koyup başını eğerdi. Karşıdaki de aynı tarzda sağ eliyle aynı hareketi yapar ve baş keserek niyaz etmiş olurdu. Bu, parmağı ağza götürmek, sırrı fâşetmemeğe ve sükûta, baş kesmek de insanı takdise alâmetti.
Dergâha, şeyhe, dedeye ve canlara verilen hediyeye de niyaz denirdi. Bu bakımdan niyaz, aynı zamanda nezir müradifiydi. Umumî bir terimdi.
Rızâ: Allah razılığım ve yol uğruna çekilen zahmet ve mihnetlere razı olmayı bildiren bir terimdi. Müşterek olmakla beraber Mevleviler, bu tâbiri daha fazla kullanırlardı. «Rızâ» kelimesi, ebced hesabında 1001 sayısını ifade ettiğinden ve Mevlevi çilesi, binbir gün hizmetle olduğundan bu kelime, Mevlevi edebiyatına da girmişti.
Safa-nazar : Temiz bakış anlamına gelen bu söz, mürşidin sâlike nazarı ve sâlikin herkese ve herşeye birlik gözüyle bakışı hakkında kullanılırdı. Sâlik, hiç bir şeye kem nazarla, yâni kötülükle ve Allahdan ayrı bir görüşle bakmıyacaktı. Bu suretle yol eri, daimî bir huzur ve mücahede içinde bulunurdu ki bunun sonucu, vahdetin tahakkukuydu. Nazar tâbiri, Melâmî-Hamzavîlerde de aynı anlama gelirdi. Ancak safa-nazar terimi, Mevlevîlere aitti.
Sırrolmak: Gizlenmek, kaybolmak, sönmek, ölmek. Müşterekti.
Sırlamak : Gizlemek, kapıyı, pencereyi, yahut bir şeyi kapatmak, mumu, lâmbayı, kandili, elektriği söndürmek, ölüyü gömmek. Müşterekti.
Sırlanmak: Gizlenmek, kapanmak, söndürülmek, gömülmek. Umumî ve müşterekti.
Uyanmak, uyandırmak, uyarmak: Mumun, kandilin, ocağın ve sairenin yanması, yakılması, yakmak. Birisinin gerçek sırrına ermesi, erdirilmesi. Umumî ve müşterek bir terimdi.
TığIamak : Kurban kesmek. Bu da umumî ve müşterekti.
Tığlanmak: Kesilmek. Kurban hakkında kullanılırdı ve müşterek bir terimdi.
Vahdet: Uyku.
Yürümek: Ölmek.
7 Mayıs 2010 Cuma
MEVLEVİLİK

YANSIMALAR...DİVAN
MEVLEVİLİK
Ölüm gününü Hakk’la vuslat, sevgiliye kavuşma günü sayan Hz.Mevlânâ’nın bu dünyadan göçüp, sonsuzluk âlemine doğmasıyla onu tanıyanlar, fikir ve görüşlerini benimseyenler büyük acılara boğuldular. Başta oğlu Sultan Veled, Çelebi Hüsâmeddin ve diğerleri...
Hz.Mevlânâ’nın fikirleri ve yaşantısı kurumlaşmalı, yüzyıllar boyu tüm insanlığa uzanan bir el olmalıydı. İnsanlığı sevgiye, hoşgörüye, iyiliğe, doğruluğa ve güzel ahlâka yani İslâm’a çağıran bir el...
İslâm Peygamberi, yaratılmışların en yücesi Hz.Muhammed’in yüzyıllar önce tüm insanlığa yaptığı çağrıyı Hz.Mevlânâ da yineliyordu.
Bâzâ! Bâzâ! Her ân çi hestî bâzâ
Ger kâfîr u gebr u bût-perestî bâzâ
İn dergeh-i mâ, dergeh-i novmîdî nîst
Sad bâr eger tövbe-şikestî bâzâ
Gel!.. Ne olursan ol, yine gel...
İster kâfir ol, ister ateşe tap, ister puta...
İster yüz kere tevbe etmiş ol, ister yüz kere bozmuş ol tevbeni...
Bizim kapımız umutsuzluk kapısı değil, nasılsan öyle gel.
Çelebi Hüsâmeddin döneminde başlayarak, Sultan Veled ve onun oğlu Ulu Ârif Çelebi zamanında toplanan Mevlânâ âşıkları, Mevlevîlik Tarîkatı’nın temelini attılar ve sistemini oluşturdular. Muhtelif yerlerde tekkeler kurdular, vakıflar sağladılar, insanların gönüllerine ışık götürdüler.
Mevlana Celaleddin Rumi'nin düşünceleri çevresinde kurulan tarikat. Babasının düşüncelerini sistemleştirdiği ve tarikat biçiminde örgütlendirdiği için Mevlana'nın oğlu Sultan Veled, Mevlevilik'in asıl kurucusu ve ikinci piri sayılır.
Mevlana'nın hayatı boyunca tarikatlara özgü birtakım kurallara uymadığı, kendisine bağlananlar için özel kurallar koymadığı bilinmektedir. Sözgelimi kendisine bağlananlar için ne bir giriş töreni düzenler, ne de belli bir zikir öngörürdü. Diğer tarikatlar gibi özel giysilerle ayrılma yoluna da gitmemişti. Bilinen başlıca uygulaması müridliğe kabul edilenlerin saç, sakal, bıyık ve kaşlarından birkaç kıl kesmek, kendisine halifelik verilenlere de bugün hırka denilen geniş kollu, yakasız, önü açık bir giysi olan fereci giydirmek, halkı aydınlatma görevini simgelemek üzere bir çerağ vermekti. Mevlevilik'in başlıca kurallarından birisi olan semayı da yalnızca aşk ve cezbe için yardımcı bir öğe sayardı. Ancak oğlu Sultan Veled, halifeliği döneminde Mevlana'nın düşüncelerini temel olarak Mevleviliği kendine özgü kuralları, törenleri olan bir tarikat durumuna getirdi.
Mevleviliğe göre tasavvufi eğitimin amacı insanın kendine gelmesini, kendini bulmasını sağlamaktır. Gerçeğe ulaşmak için insan tabiatına aykırı yöntemlere başvurulmamalıdır. Zikir ve çile gerçeğe ulaşmanın temel yöntemi değildir. Zikir ancak düşünceyi harekete geçirdiği ölçüde yararlıdır. Gerçeğe ulaşmanın asıl yolu aşk ve cezbedir. Bunun için de isimlerden ve kelimelerden geçip Allah'ı bulmak Allah dışındaki varlıklardan (masiva) arınmak gerekir. Bütün varlığı kuşatan Allah'ın varlığı tek gerçektir. Varmış gibi görülen varlıklar gerçekte yoktur; varolan, bu varlıklar aracılığı ile kendini gösteren Allah'tır. Evren her an yeniden yaratılmaktadır. Zıdlar alemi olan bu dünyada herşey izafidir. Allah'ı gerçek anlamda tanımayan insanlar dünyanın, altın ve gümüşün kulu, kölesi olurlar. Bu kölelikten kurtulmanın tek yolu da Allah aşkıdır.
Mevleviliğe göre mürid kendini mürşidinde yok etmeli, kendine baktığında mürşidini görmelidir. Mürşidinin tüm isteklerini tereddüt etmeden kabul etmeli, ona itaatı Allah'a ve Peygamber (s.a.s)'e itaat, muhalefeti de Allah ve Peygamber (s.a.s)'e muhalefet bilmelidir. Kendisini şeyhinden uzaklaştıracak hiçbir sözü dinlememeli, onun iyiliğin mutlak temsilcisi olduğuna inanmalı, hakkında kötü düşünmemeli, yanında çok konuşmamalıdır. Nefsini zayıflatmaya, riyazet ve mücahede ile öldürmeye çalışmalıdır. Kötülüğü buyuran nefsi (nefs-i emmare) ancak mürşid öldürebilir. Bu nedenle mürid mürşidinin irşadına sıkı biçimde sarılmalıdır.
Mevlevilikte başlıca tarikat ayini, âyin-i şerif de denilen semadır. Belli kurallar içinde ve müzik eşliğinde yapılan semadan başka zikir telkini, tac ve hırka giyme, halvet, tarikata giriş, halifelik verme de belli kurallara bağlanmıştır. Sözgelimi zikir telkininde şeyh müridi önüne oturtarak elini tutar, bütün günahlardan sakınacağına, iyilik ve takva üzere bulunacağına dair söz alır, kelime-i tevhidi üç kez telkin eder, sonra da onun için dua eder. Duanın arkasından şeyh, dünya ile ilgisini kestiğini simgelemek üzere müridin saçından birkaç kıl keser. Halvet, diğer tarikatlarda olduğu gibi kırk gün süren bir ibadet, riyazet biçiminde değil, tekkede hizmet biçiminde uygulanır. Binbir gün süren bu halveti (çile) tamamlayan kişiye derviş adı verilir.
Tac ve hırka giydirme de küçük bir törenle yapılır. Tac giyecek mürid başını açarak şeyhin önüne oturur, başını şeyhin dizine koyar. Mevlevi silsilesini okuyan şeyh Allah'tan müridi fakirlik yolunda (tasavvuf) başarılı kılmasını, başına manevi bir tac ihsan etmesini dileyerek tacı giydirir. Fatiha sûresini okuyarak dua eder. Hırka ise ayakta giydirilir. Yine mevlevi şeyhleri silsilesi ve Fatiha okunur, dua edilir. Duanın arkasından hırkası giydirilen mürid şeyhin ve orada bulunan büyüklerin ellerini öper.
Halvetten çıkmış, eğitimini tamamlamış ve gerekli olgunluğa ulaşmış dervişlere verilen üç tür halifelik vardır. Bunlar suret-i hilafet, mana-yı hilafet ve hakikat-ı hilafet olarak anılır. Suret-i hilafet, bir dervişe bir tekkenin yönetimini yürütmesi amacıyla verilen halifeliktir. Bu tür halifeler irşad yetkisine sahip değildir. Mana-yı hilafet, seyr-ü süluk denilen tasavvufi yolculuğun makam ve mertebelerini iyi bilen, Allah'ı tam anlamıyla tanıyan dervişe halkı irşad etmesi amacıyla verilen halifeliktir. Hakikat-ı hilafet de doğrudan irşad ve şeyhlik yetkisiyle verilen halifeliktir. Şeyhlik makamı boş olan tekkelere atanacak şeyhler bu halifeler arasından seçilir.
Mevleviliğe mensup kişiler seyrü sülukteki durumlarına göre çeşitli derecelere ayrılır. İlk dereceyi mevlevilerin büyük çoğunluğunu temsil eden muhibler oluşturur. Seven kişi demek olan muhib, mevlevi kurallarına göre sikke tekbirletip tarikata giren, ancak dervişliğe ikrar vermeyen müriddir. İkinci derecede dede de denilen dervişler yeralır. Derviş ikrar verip tekke mutfağında (matbah) üç gün saka postunda oturan, kararından dönmezse arakiye ve hizmet tennuresi giyinip çeşitli hizmetlerle binbir gün halvet (çile) çıkaran, onsekiz gün süren hücre çilesini de tamamlayan mevleviye verilen addır. Şeyhler üçüncü dereceyi oluşturur. Şeyh, bir tekkeyi yönetmek, muhib ve dervişlerin yetiştirme yetkisine sahip olan mevlevidir. Mevlevilikte son dereceyi halifeler meydana getirir. Halifeler, başkasına halifelik verme yetkisine sahip şeyhlerdir.
Sultan Veled'ten sonra bütün Mevleviliği temsil eden Konya'daki merkez tekke şeyhliğinin babadan oğula ya da ailenin büyüğüne geçmesi gelenekleşti. Bu geleneğe bağlı olarak şeyhlik makamına oturan kişiye Çelebi adı verildi ve zamanla merkez tekke şeyhliği Çelebilik makamı olarak anılmaya başladı. Çelebiler, başlangıçta, şeyhlik makamında oturan kişi tarafından önceden belirlenirdi. Sonraları çelebiler dedelerin onayıyla atanmaya başladı. Daha sonra da, adaylar arasındaki çekişmeler nedeniyle çelebiler padişah iradesiyle atanır oldular.
Çok uzun bir süre geçmemesine rağmen Anadolu’nun pek çok yerinde Mevlânâ âşıkları mevlevîhânelerde toplanmaya başladılar. Oradan Arap Yarımadası’na,
Asya ve Avrupa’ya yayıldılar. Artık padişahlar da, gedâlar da aynı posta baş kesmedeydiler. Sultan III.Selîm, Sultan II.Mahmud gibi bir döneme damgasını vuran Osmanlı sultanları mevlevîhânelerde şeyhlerinin dizlerine baş koymadaydılar. Aşk, sınır tanımaksızın yüreklere ateşler yaktı, yaktı...
Mevlevilik Türk düşünce ve sanat hayatına önemli etki ve katkıları olan bir tarikattır. Mevlana'nın vahdet-i vücud (varlık birliği) anlayışına dayanan düşünceleri yüzyıllar boyunca etkisini sürdürmüş, günümüze kadar canlılığını koruyabilmiştir. Mevlevi tekkeleri, tarikat faaliyetlerinin yanısıra bir sanat ve kültür kurumu gibi çalışmış, baştan beri birçok şair, yazar ve bestecinin yetiştiği merkezler olmuştur.
Osmanlılar döneminde Türkiye'de en yaygın tarikatlardan birisi olan Mevleviliğin faaliyetine, diğer tarikatlarla birlikte, 13 Eylül 1925 tarihli bir kanunla son verildi. Faaliyetini bir süre Şam'da sürdürmeyi denediyse de başarılı olamadı. Ancak 1926 yılında Konya'daki merkez tekke ve Mevlana türbesi müze olarak yeniden açıldı.
Mevlevîlik, mânevî bir eğitim sistemi olarak tarîkate giren nevniyâzları binbir gün süren “çile” denilen bir eğitimden geçiyordu. Çile şöyle uygulanıyordu:
Mevlevî olmaya karar veren kişi gençse, ailesinin rızâsı alınırdı. Kendisine bu yolun güçlükleri anlatılır, ısrâr eder ve kabûl olunursa “matbah” denilen eğitim bölümünde, kapıdan girince hemen sol tarafta, kapı dibinde bulunan postta üç gün oturtulurdu. Bu üç gün içinde iki diz üstünde başı eğik olarak oturan aday, orada yapılan işleri seyreder, mecbûriyet olmadıkça konuşmaz, mecbûr olmadıkça posttan kalkıp bir yere gidemezdi. Üç gün sonra huzûra çıkar, kararında durduğunu söylerse, geldiği elbiseyle on sekiz gün getir-götür işlerine bakardı. On sekiz günün sonunda ona artık mevlevîlerin özel kıyafetleri giydirilir ve çilesi başlamış olurdu.
Çile esnasında ortalığı silip süpürmek, odun getirmek, çarşıdan alış-veriş yapmak, çamaşır yıkamak gibi günlük işleri yapmaktan başka mutlaka sema’ meşk eder, mesnevî okur, kâbiliyeti varsa ney üflemek, kudüm vurmak, âyin okumak gibi mûsikî sanatı ile yahut hat, tezhîb, minyatür gibi diğer güzel sanatlarla ilgilenirdi. Bu meşklere, çilesini doldurmuş, hücre sahibi olmuş “dede” ler nezâret ederdi
İslâm dininde mûsikî ve raksla ilgili ilk belgelere Meraga’lı Abdülkâdir’in Makâsidü’l Elhân adındaki eserinde, sema’a ise mîlâdî X.yüzyıldan itibaren bazı kaynaklarda rastlanır
Mevlânâ’nın büyük bir din ve sanat bilgini olarak mûsikî hakkında yüceltici fikirleri vardı. Sofiyane vecd ve isitiğrakın, ilâhî ilham ve neşvenin kaynağı haline gelmiş olan gönlünü şiir, mûsikî ve sema’ gibi üç güzel sanatın ulviyet ve kudsiyetinde eritmişti. Bilhassa mûsikîyi bütün maddî ve fizîkî hâdiselerin üstünde tamamen ilâhî bir anlayış ve sezişle “Elest Bezmi’nin âvâzesi” diye târif etmişti. Bu yüzden mevlevihâneler, mânevî eğitim işlevlerinin yanı sıra devrin güzel sanatlar akademileri yahut konservatuarlarıydılar.
Mevlevîlerin zikri olan sema’, mutlaka mûsikî eşliğinde yapıldığından, mevlevîhânelerde nazarî ve amelî mûsikî eğitimi yaptırılmış, bu sebeple Türk Mûsikîsi’nin en büyük bestekârları mevlevîhânelerden yetişmişlerdir. Bu eğitimin yanı sıra edvârlar ve muhtelif nota mecmuaları tertip edilerek, eserlerin gelecek nesillere intikâli de sağlanmıştır.
Mûsikî sanatımız üzerinde Mevlevîliğin tesiri o kadar büyüktür ki, “Türk Klâsik Müziği mevlevîhânelerde gelişmiştir” denebilir.
Nefî, Neşâti, Fasih Ahmed Dede, Esrâr Dede, Nâbi, Şeyh Gâlib gibi divân edebiyatımızın büyük şairleri de mevlevîdirler.
Hz.Mevlânâ’nın tasavvufunda gâye aşktır. Hz.Mevlânâ, insanın sûretiyle değil, sîretiyle -yani iç âlemiyle- ilgilenmiş, rûhî olgunlaşmayı ve ahlâk kaidelerinin en yücelerine ulaşmayı hedef almıştır. Mevlevîlikte, tamamen rûhî bir tezâhür olan şiir, mûsikî, raks ve diğer güzel sanatlar insanı kötülüklerden uzaklaştırıp, ilâhî amaca yaklaştıracak araçlar olarak görülmüş, bu yüzden Mevlevîliğin önemli rükünleri hâline gelmiştir.
ALINTI









