HERMAN HESSE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HERMAN HESSE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ocak 2011 Cuma

UNUTULMAYAN O GECE



Bir kez daha böyle bir gece yaşamayı isterdim. Ilık rüzgârın sanki bir annenin eli gibi üzerimde gezindiğini duyuyordum. Yüksekteki pencerenin önünde fısıldaşan kocaman ve tortop kestane ağaçları çevreye bir karanlık salıyordu

Hafif bir kır kokusu, zaman zaman gecenin koynundan esip geliyor, uzaklarda altın renkli ürpertilerle şimşeklerin çaktığı görülüyordu.

 Yine arada bir uzaklarda hafiften gök gürlemeleri duyuluyor, çok ötelerdeki ormanlar ve dağlar sanki uykularında kımıldıyor da ağır ve yorgun düşsü sözcükler mırıldanıyormuş gibi güçsüz ve yadırgatıcı bir tonla çevrede yankılanıyordu.

Yüksekteki mutluluk şatomdan bir kartal gibi aşağılara bakarak, bütün bunları görüp işitiyordum. Hepsi benimdi; içimdeki coşkun kıvanca güzel bir dinlenme yeri oluşturmak için, yalnız bu amaçla ortada buluyordu hepsi.

Varlığım sonsuz bir hazla soluklanıyor, uyuklayan kırlar ve tarlalar üzerinden bir sevi şiiri gibi, gücünden bir şey yitirmeksizin akıp giderek gecenin derinliklerine dalıyor, karanlıktan bir kümbet gibi çıkıveren ağaçların, yorgun tepelerin dokunuşlarını bir sevgilinin eli gibi teninde hissederek ilerliyordu. 

Hani sözlere dökülecek bir şey değildi, ama varlığını hâlâ sürdürüyor içimde; sözcükler elverse, zeminde ilerleyerek karanlıklara dalıp kaybolan her dalgayı, her ağaç doruğundaki sesleri, uzaklarda çakan şimşeklerin çizgi çizgi damarlarını ve gök gürlemelerindeki ritmi daha bir eksiksiz tanımlayabilirdim.

 Ama hayır, böyle bir tanımlamanın üstesinden gelemem. En içteki, en nefis şeyler anlatıma gelemez çünkü. Ama isterdim ki, o geceyi bir kez daha yaşayayım.

HERMAN HESSE

30 Ekim 2010 Cumartesi

ÇOCUKLUK GÜNLERİ



Uzaktaki kahverengi orman, birkaç gündür körpe yeşilden bir ışıltı içinde uzanmış yatıyor. Tahtalardan çatılmış köprünün başında bir çuhaçiçeği buldum bugün: Yarı açmış ilk çiçek, bu bahar mevsimi…

Nemli, berrak gökyüzünde düşlere dalmış yumuşak başlı nisan bulutları seçiliyor. Pek sürülüp edilmemiş geniş tarlalar kahverengi kahverengi öylesine parıldıyor, ılık hava karşısında öylesine arzulu açılıp saçılıyordu ki, kendilerini peşkeş çekmek, tomurcuğa durmak, suskun güçlerini binlerce yeşil filizle ve bağrından fışkıran otlarla sınamak, duygulara kapılarını aralayıp, sağa sola armağanlar saçmak özlemiyle yanıp tutuşuyor sanki. Her şey bir bekleyiş, bir hazırlık içinde; her şey düşlere dalmış, ileriye doğru nazlı ve nazenin yol almaya çalışan bir oluşumun sıtmasını yaşıyor, tomurcuklanıp filizleniyor, tohum güneşe, bulut tarlaya, körpe otlar esen yele buyur ediyor kendini. Her yıl bahar göründü mü, içimde sabırsızlık ve özlem, beklerim pusuda; sanki ötekilere hiç benzemeyen bir an çıkıp gelecek ve yeniden diriliş mucizesini önüme serecek. Sanki öyle olacak ki, sonunda bir yol, şöyle bir saatlik süre güç ve güzelliğin kendini açığa vuruşunu bütünüyle görecek, anlayacak ve hayatın nasıl gülerek topraktan baş verip, gençlik taşan kocaman gözlerini gün ışığı karşısında araladığını, ben de kendisiyle birlikte yaşayacağım. Ama her yıl beklediğim mucize, kendine özgü sesleri ve burcu burcu rayihalarıyla geçip gider önümden; sevilip yakarılmış, ama anlaşılıp kavranamamıştır. Gelip karşıma dikilmiş de, ben, geldiğini algılayamamışımdır. Tomurcuğun zarının çatladığını görememiş, ilk nazlı pınarın ışıkta titreştiğini gözden kaçırmışımdır. Dört bir yanımı çiçekler sarmıştır ansızın; aydınlık dallar ve yapraklarla ya da beyaz çiçeklerle donanmış ağaçlar pırıl pırıl parlamakta, kuşlar düğün bayram ederek, göğün sıcacık mavilikleri içinde güzelim yaylar çizmektedir. Benim dikkatimden kaçsa da, mucize gerçekleşmiş, ormanlar semaya doğru kubbeler yapmıştır. Uzak tepelerden çağrılar işitilmektedir. Çizmeleri ayağa geçirmenin, bir çanta sırtlanıp, olta takımını ve kürekleri omuzlamanın, tüm duyuları çalıştırıp yeni yılın zevkini çıkarmanın gelip çatmıştır zamanı. Her defasında bir öncekinden hızlı adımlarla yürüyüp gider gibidir. Oysa çocukluğumda ne uzun geçerdi baharlar…
Adeta sona ermek bilmeyen bir uzunlukları vardı…

Uygun bir saatini yakalamışsam, keyfim de yerindeyse, ıslak otlara serilip uzanır ya da ilk karşıma çıkan ulu bir ağaca tırmanırım; dallara tutunup sallanırım boşlukta. Tomurcuk kokusunu, taze reçine kokusunu içime çeker, dal ve yapraklardan bir ağın, yeşilin, mavinin, başımın üstünde birbirine karıştığını görür, tıpkı bir uyurgezer adımlarıyla sessiz bir konuk gibi, çocukluk çağımın mutlu bahçesinden adım atarım içeri. Bir kez daha kanatlanıp o bahçeye uçarak ilk gençliğin duru sabah havasını solumak, bir kez daha, kısa bir süre için de olsa, bir kez daha dünyayı Tanrı elinden çıktığı gibi yaşamak…
Bir kez daha yeryüzünü, o güç ve güzellik mucizesinin ruhumuzda gerçekleştiği çocukluk günlerindeki gibi görmek…
Pek seyrek üstesinden gelinen, ama tadına doyulmayan bir şeydir.

Ağaçlar büyük bir kıvanç ve diretişle tırmanır yukarılara; nergis ve sümbüller büyük bir görkemle bahçelerde açardı, o günler. Kendilerini henüz gereği gibi tanımadığımız büyüklerimiz, bizleri incitmekten sakınır, sevecen davranır bizlere, çünkü henüz hiçbir kırışıklık ve buruşukluğun yer almadığı alınlarımızda Tanrı’nın soluğunu hissederlerdi. Oysa biz, böyle bir soluğun varlığından habersiz yaşar ve büyümelerin telaşında isteyerek ya da istemeyerek yitirip giderdik bu soluğu…

HERMAN HESSE


Çocukluk günleri adlı öyküden alıntı.

24 Eylül 2010 Cuma

SİS




Sabahleyin erkenden uyanınca karar verdim, hemen yola çıkacaktım. Hava soğuktu ve öylesine yoğun bir sis vardı ki, pek seçilemiyordu yol. Üşüyerek kahvemi içtim, hesabı ödedim; adımlarımı açarak, yeni yeni aydınlanan sabahın sessizliğine daldım.
Çarçabuk ısınmıştım; kenti ve bahçeleri arkamda bırakıp, siste yüzen bir dünya içine girdim. Sisin, birbirine komşu ve görünürde birbiriyle ilişkili tüm nesneleri nasıl birbirinden ayırıp kopardığını, nasıl herkesi sarıp sarmalayarak dışarıyla bağlantısını kestiğini ve sonra kaçıp kurtulamayacağı bir yalnızlığa ittiğini görmekten her vakit tuhaf bir heyecan hissediyorum içimde.
Yolda yanınızdan bir adam geçiyor; bir ineği; bir keçiyi ya da bir el arabasını önü sıra itiyor ya da bir çıkın taşıyor elinde; arkasında da kuyruğunu sallayarak seğirten bir köpek. Adamın geldiğini görüyor, günaydın diyorsunuz, o da günaydın diye karşılık veriyor. Ama yanınızdan henüz geçmiştir adam, başınızı çevirip bakıyorsunuz, hemen bir belirsizlikten içeri dalıyor ve geride iz bırakmaksızın bir boz bulanıklıkta yitip gidiyor. Evler, bahçe çitleri, ağaçlar ve asmalarda durum başka türlü değil. Tüm çevreyi elinizle koymuş gibi bilip tanıyor sanmışsınızdır kendinizi; oysa bir duvarın yoldan ne kadar uzaklaşmış, bir ağacın boyunun ne kadar yükselmiş, bir kulübenin ne kadar alçalmış olduğunu fark ederek bir tuhaf şaşkınlığa kapılıyorsunuz. Sizin, sıkı bir komşuluk ilişkisi içinde yan yana duruyor sandığınız barakalar, şimdi siste birbirinden o denli ötelere kaymıştır ki, birinin kapısının eşiğinden bakınca, ötekisini seçemiyorsunuz. Hemen göremediğiniz insanların ve hayvanların seslerini kulağınızın dibinde duyuyor, yürüdüklerini, çalıştıklarını, bağırdıklarını işitiyorsunuz. Hepsi masalsı bir hava, yabancı ve uzak bir hava taşıyor. Bir an için hepsinde de bir simgeselliğin, ürkütücü bir belirginlikle kendini açığa vurduğunu seziyorsunuz. Nasıl bir nesnenin bir ötekisine, nasıl bir insanın bir başkasına amansız bir yabancılık içersinde bulunduğunu, nasıl izlediğimiz yolların ancak birkaç adım, birkaç dakika birbiriyle kesiştiğini ve geçici bir beraberlik, komşuluk ve dostluk görünümü kazandığını seziyorsunuz.
Ansızın bazı dizeler geldi aklıma, yürürken alçak sesle mırıldanmaya başladım:
Tuhaf, yürümek siste!
Taş toprak tek başına.
Ağaç ağaca gizde,
Her biri tek başına…
Dünya dostlarla dolu,
Yaşam gülerse yüze.
Sis tutmuşsa sağı solu,
Seslenmek boşuna: “gelsenize!”
Bilge olacak nerden,
Tanımazsa karanlığı insan…
Karanlık kaçınılmaz ve usulcacık,
Ayırır onu herkesten.
Tuhaf yürümek siste,
Yaşamak tek başına.
İnsan insana gizde,
Herkes tek başına.

HERMAN HESSE