10 Ağustos 2011 Çarşamba

ÖMÜR HANIMLA GÜZ KONUŞMALARI





...Ve güz geldi Ömür hanım. Dünya aydınlık sabahlarını
yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların 

seferi var göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak.
İncecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin.
Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir
keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce
bıçak ağzı... ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı,
yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir
engebeler atlası.
Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür hanım?


Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı
görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek
kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan,
umuttan, sevinçten ne anlar? 

Göğü görmeden, denizi gör-meden maviyi anlamaya benzemez mi bu? 
Bir güz düşünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, 
yazı yaşanmamış, böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? 
Başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, 
bitişin bir anlamı varsa başlangıcı olmak değil midir? 
Yaşamı düz bir çizgide tutmak tükenmektir. 
Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında-
gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların sınırlarını aşmadıkça 
zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de? 


Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin
boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz
bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gi-
diyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar ka-
tından?


Dönelim...

Dönmek yenilmektir biraz da,yarım kalmasıdır 
çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü
kabuklarına sığınmaktır...

Olsun dönelim biz yine de. 
Bilincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var.
Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın
görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dö-
nelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım.
Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük
avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe 

yaşamın binlerce engeli yığıldı önümüze. 
Hangi birini yenebilirdik bunca olanaksızlık içinde. 
Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi öğrendik böylece.

Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım.
Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden.
Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık
yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır
yükler aldığı zamanın derin denizlerine. 

Bakıyorum umut karamsarlığın,sevinç acının azıcık 
soluk almasından başka ne ki? 
Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı,
her şeyi içine alan kocaman bir yanılsama... 
Değil mi yoksa?


Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim,
özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni
oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım
eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi
avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir
yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice
eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, 

varolmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya...


Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının
eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla
dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. 

Öyle bir tüketmek ki, sonucu 
yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, 
kederli dalgınlığımdan her döndüğümde...
Bir ben ki tüm ilişkilerin perde arkasını görür de 
gülerdim sessizce yapay yakınlıklarına insanların. 
Kim kimi ne kadar anlayabilir
Ömür hanım?


Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni
konuşmaya zorlama ne olur. 

Sözün sularını tükettim ben, kaynağını kuruttum. 
Geriye bir büyük sessizlik kaldı yüreğimde, 
kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...
Yalnızım Ömür hanım, geceler boyu akıp giden 
ırmaklar gibi karanlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün,yalnızım...
Sularım toprağa sızıyor bak. 
Yüzümü geceler örtüyor. 
Binlerce taş saklanıyor içimde. 
Kim kimin derinliğini görebilir, hem hangi gözle?


Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok 

konuşuyorlar ki...
Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz?
Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı?

Düşlerinden mi yoksa gerçeğinden mi? 
Ve kaç kapıdan geçip yerini bulur bir başka insanda? 
Yerini bulur mu gerçekten? 
Sözü yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...
Kimsenin kimseyi anlamadığı bir dünyada 
söz boşluğu dövmekten başka ne işe yarıyor ki? 
Olanağı olsa da insanların,yürekleri konuşabilseydi dilleri yerine, 
her şey daha yalansız, daha içten olurdu.
Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. 
Yanılıyor muyum? 
Olsun. 
Yanıldığımı biliyorum ya... 



Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun
aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan.
Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik
sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; 

düş gücü, iç zenginliği verir insana. 
Dünyanın usul usul ağaran o puslu sabahları 
ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin 
akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de.
Anlık izlenimler sürekli görünümlerden 
her zaman daha güçlü, kalıcı ömürlüdür...
Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi,
bizi değişmek çirkinleştirir de.


Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini 

bir adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, 
kısa kalır, sonsuz olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. 
İstemenin kuralı yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; 
istemek yaşamın kendiliğinden sonucudur, 
ne haklı ne haksız, ne yerinde ne yersiz...


Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir par-
çamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hü-
nerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı
kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...Kıyılarımız duy-
gularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir;
ufuklarımızsa sisler içinde...

O kıyısız gökyüzü nasıl sığar küçücük gözlerimize, 
bir bardak suya, demirli bir pencereye...
Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir
ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir
içimize. 

Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek,
bu ezbere yaşamla.


Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...Sızar
iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir
yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan...
dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla
nem, bir avuç ıslaklık...

Ölümü bilerek nasıl yaşar insan, geride dünyanın 
kalacağını bilerek nasıl ölür; 
bilmek bütün acıların anasıdır, de...


Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler
söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün ka-
lıplarından. Beni duy ve anla.


Yağmur dindi Ömür hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi
yine.
 
Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. 
Umudun ucunu gösteriyor usulca,
iyimserliğin ışığını süzüyor mavi atlasından. 
Ne aldanış! 
Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır,
kurşuni-külrengi mi yoksa?


Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil
dudaklarımla.
 

Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşı-maktan. 
Delilik mi dedin? Kim bilir...
Belki de yerde sürünmenin bir tepkisidir bu, 
ya da ne bileyim bilinçsiz bir aykırı olmak duygusu. 
Gökyüzü de olmak isteyebilirdim değil mi? 
Kim ne diyebilir ki?


Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim.
İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş
ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim
olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, 

incelik adına,ben geçtim...
Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir
saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde,
ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. 

Beni cam kırıklarıyla anımsasın insanlar, 
savrulan bir yaprak hüznü ve dağınıklığı ile... 
Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm.


Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak
yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. 

Ürperiyorum. 
Bir at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın 
sokaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. 
İçimde bir çocuk, yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru,
binlerce kez yenilmiş umut ölülerini çiğneyerek.

Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş, yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım?



ŞÜKRÜ ERBAŞ

Hiç yorum yok: